Sözün anlamını yitirdiği ve karanlığın her geçen gün daha da üstümüze geldiği, yaşamın tüm alanlarını ele geçirdiği günlerden geçiyoruz. Herkes yorgun, herkes kırgın ve de üzgün. Umutsuzluk her yeri ele geçirmiş durumda Karanlık günleri aydınlığa çevirme umuduyla çırpınırken John Steinberg’in mealen şu sözünü her zaman heybemizde tutmak gerekir. “Eğer kapana kısılmışsan ve çıkış yolunu bulamıyorsan, karanlığın içini güzelleştirmelisin” Herkesin suskunluğa ve yandaşlığa geçtiği bu dönemde bizler içinde bulunduğumuz tüm kabuklarımızı ve korkularımızı kırarak yeniden var olmanın çabasıyla; özelde Trabzon’da genelde ise Türkiye’de yeni bir kıvılcım ve aydınlanma ışığını yakmanın peşindeyiz. Çünkü bizler biliyoruz ki tarih yalnızca iktidarların vakanüvisi değil tüm kötülükler yapılırken sessiz kalanların, suskun kalanların isimlerini de küflü sayfalarına kaydedecektir. Bu kimi zaman bir umursamazlığın hikayesi olurken kimi zaman da dışa vurumun reel mantalitesi şeklinde olacaktır.

Murathan Mungan bir şiirinin girişinde şöyle demişti “Ey aklımın gücendiği çağ, ben sana böyle mi geldim” bu sözün ağırlığı her geçen gün üstümüze binmekte. Böyle umarak gelmediğimiz çağda akıl dışılığın, düşmanlaştırmanın yoğun bastırılmışlığı altında sıkışmış bulunmaktayız. Her karanlığın bir çıkışı, tüm kaosların kozmos evrenine geçişi vardır, bunu biliyoruz. Ve bunu bilmek de artık yüzümüzde kalan eskimiş gülümsemelerimizi yeniden yeşertmeye yetmiyor. Ne yapılmalı sorusu artık yerini “bugün de geçsin” anlayışına bırakmış, kötülük ise “artık bu kadarı da olmaz” dan çıkarak kadar ile sınırlandırılamayacak bir metafor haline gelmiştir. Basmakalıp algılar ve ideolojiler artık bizi bir cenderenin içinde hapsederken biliyoruz ki herkes ve her şey geçicidir. Ve de biliyoruz ki kötülük, iyilik karşısında mutlaka kaybedecektir.

İçinde bulunduğumuz kent olan Trabzon’un tarihi çok eskilere dayanmaktadır yaklaşık 7000 yıllık. Birçok uygarlık ve halk gelip geçmiş, yürüdüğümüz kaldırımlarda bizden önceki nesillerin ayak izleri var. Son zamanlardaki siyasi manevralar ile Trabzon artık kent kültüründen uzaklaştırılarak farklı bir hal almaya başladı. Sanat dünyası kendi içerisindeki çıkmazlara girerken, şehirdeki burjuvalar kendi kabuklarına çekilip şehrin kültürel dokusuna katkıda bulunmaktan geri durarak, kent kültürünün yok olmasına, yaşadıkları ve beslendikleri kent için hiçbir şey yapmayarak katkı sunmuşlardır.

Biliyoruz ki ancak kollektif bir şekilde hareket edebilirsek Kaf dağının ardındaki yani umudu göreceğiz. Suskunluğun sarmal gibi boğazımıza düğümlendiği günler de bile bizler, güzel bir geleceğe olan inancımızı kaybetmeyerek online da olsa bu şehre, bu şehrin değerlerine ses olmaya, yanlarında olduğumuzu eylemsel ifade etmek amacıyla toplantılar yaptık. Bazen onlar bizim sesimiz, bazen de biz onların sesi olduk. Zaten insan olmak karşılıklı etkileşmeyi gerektirmez mi? Amacımız hiçbir değerimizi sessizliğe mahkûm etmemektir. İnsan ölürken değil yaşarken kıymetlidir.  Çünkü biliyoruz ki yaşamın her zerresi, ölürken söylenilen keşkelerden daha kıymetlidir.

Çünkü insan biriciktir, özeldir ve kutsaldır. Asıl kutsal olan propagandalar, ideolojiler değil insan yaşamıdır, insan yoksa hiçbir şey olmaz. Çünkü sizler de biliyorsunuz ki “bu devran böyle gitmeyecek” ve bu yaklaşımla hareket ederek yeni kurulacak olan dünyanın içerisinde kendi koltuğunuzla dahil olmalısınız yani sevgiyle.

Sözün değerini bilmek ve cümleler kurmaya doyamamak çoğu zaman sanatçılara mahsustur. Ama bazen de derdi olanın içini dökmesine de mahsustur. Tüm bu söylenenler sanat amacı değil derdini dile getirmenin umuduyla birleşerek ortaya çıkmıştır. Çünkü herkes biliyor, söylenilmesi gereken sözler söylenilmeli, karanlık karşısında susmamak gerekir.

Çünkü biliyorsunuz; her karanlık çağın iki insanı vardır biri kötülüğü yapan diğeri de kötülük karşısında iyiliği tercih eden.

Çünkü biliyorsunuz, yan yana olmak tüm kötü günlerin aydınlığa çıkmasındaki tek çıkar yoldur.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir