Ressam, fotoğrafçı ve eğitimci olan Osman Zeki DEMİRKALE ile sohbet etme imkânı bulduk. Sanat yaşamından Trabzonlu sanatçılardan ve yeni nesil ressamlara tavsiyelerinden bahsettik.
Evinin bahçesinde incir ağaçlarının gövdelerini boyayarak başlayan zamanla kişişel sergilerini açmaya kadar uzanan koca bir yetmiş beş yıl…
Biz sizi resimlerinizden fotoğraflarınızdan ve diğer çalışmalarınız tanıyoruz. Peki kendi bakış açınızdan kendinizi nasıl tanımlarsınız. Sizce Osman Zeki DEMİRKALE kimdir ?
Ben kendimi tanıyor muyum tanımıyor muyum inanın onu dahi bilmiyorum. İnsan o kadar
değişken ki ruhumuz ve yapımız her an değişebiliyor. Ancak işe gönül vermişseniz yaşamınızın içinde bir yer tutuyor. Hala daha sanat yapabiliyor muyum bilmiyorum. Yani ben çizdim oldu diye bir şey yok. Bu işi yaparken bilgiye, yapıya, okumaya, kültüre dayalı bir bütün
oluşturuyorsunuz. Sanat yapacaksanız tarih, coğrafya, matematik bilmek zorundasınız; renkleri bilmelisiniz ve en önemlisi kendinize ait bir üslup kullanmalısınız. Ancak bu üslup öyle kolay oluşmuyor zamanla yoğrularak oluşmakta. Picasso bir gün arkadaşlarıyla konuşurken “Resim yapmayı yeni öğrendim ama artık ölüyorum ”diyor. Ne kadar sanatçıyız ne kadar değiliz ona biz karar vermiyoruz buna ancak bu işe ilgi duyan sanat severler karar verebilir. Yani yaş yetmiş beş ve hala bunun için uğraşıyoruz. Ancak sanat sizin içinizdeyse başka bir şey yapamıyorsunuz. Benden matematikçi ya da tarihçi olmazdı. Yeniden dünyaya gelsem yine resim yaparım. Başka bir şey yapacak halim de yok.
Sizce resim sanatı çalışılarak ustalaşılabilinecek bir şey midir?
Tabi ki. Hani hep söyleriz ya artık ilham gelmiyor. İlhamı gelen insanlar çok nadir ve onlara da ilham belli eğitimlerden sonra geliyor. Bizim okuldaki koridorlar balkon gibiydi derslikten çıkıp koridordan baktığımız zaman balkondan bakar gibi tüm okulu görürdük. Alt kattaki resim sergi salonunu ilerdeki mimarların düzenlediği sergileri görüyor ve gördüğümüz oranda deneyim sahibi oluyorduk. O zamanlar beş yıl eğitim vardı. Birinci sınıfta herkesin kendi dersi vardı. İkinci sınıfa geçtiğimizde atölye seçerdik ve o atölyeler karma olurdu. İki, üç, dört ve beşinci sınıflar aynı atölyede ders yapardık. Ve orada arkadaşımızın yıllar içerisinde nasıl geliştiklerini gözlemleme fırsatı bulduk. Ve bu bizim de gelişmemizi sağlardı. Tabi ki yeteneğinizde olacak. Fakat yetenek nankördür üzerinde çalışmazsanız kaybolabilir. Çalışmayı bıraktığınız anda oda size bırakır.
Bir yerde okumuştum “Sanat insanların dünyaya bıraktığı ayak izidir, İnsanlar ölümsüz olmak için eserler yaparlar”. diyordu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Buna ben de katılıyorum. Herkes gelip geçici, kimin ne kadar ömrü olduğunu bilmiyoruz. Kağıda bir çizik atarsanız o çizgi size aittir ve orada hep kalır. Anlayacağınız biz yok oluruz ama yaptığımız eserler dünyada kalır. Sonradan o eserlere bakıldığında o eseri yapan insan için “Bak böyle bir kişi vardı ve bunu o yaptı” diyecekler. Bizim Kadir hocayla söylediğimiz bir söz vardır. Daha doğrusu Kadir hoca çok kullanır bu sözü “sanat fıstık ağacına benzer, sen dikersin torunun yer”
Bildiğimiz (gördüğümüz) kadarıyla eserlerinizde sıklıkla doğayı konu alan eserler yapıyorsunuz. Bunu yaparken doğayı olduğu gibi değil de size hissettirdiği biçimde tuvale aktardığınızı gözlemlemekteyiz. Resimlerinizi yaparken yaşadığınız yer (Trabzon) size ne gibi katkıda bulunuyor? Trabzon’un (Karadenizin) doğasını ilham kaynağı olarak görüyor musunuz?
Tabiki de. Ben zaten resim yaparken doğayla iç içeyim. Eskiden oturduğumuz ev deniz kenarındaydı. Denizle bu şekilde hep ilişkili oldum. Rüzgar esti, dalga geldi, fırtına çıktı hep iç içe olduk. Ben özellikle de Bayburt’un doğasından çok etkileniyorum. Düşünsenize dümdüz bir ova hiçbir şey yok ağaç yok denecek kadar az. Ama bir bakıyorsunuz dağın tepesinde bir ağaç var. O ağaç onlar için o kadar değerli ki bu beni çok etkiliyor. Trabzon’da ise her taraf yeşil her yerde ağaç var ama hiçbiri dikkatimizi çekmiyor. Tabi Trabzon’u ilham kaynağı olarak görüyorum. Trabzon çok sıcak insanların kenti. Karadenizliler İtalyanlara benziyorlar hepsi çok sıcak insanlar ve o sıcaklık sizi bir yerlere sürüklüyor.
Bu sanatı icra ederken yaşadığınız zorluklar nelerdir? Özelde Trabzon genelde ise Türkiye’de resim sanatının yeteri kadar değer gördüğüne inanıyor musunuz? Bu anlamda ressamlara yeteri kadar destek verildiğini düşünüyor musunuz?
Çok değil. Tabi belli bir kısım var fakat bu ne kadarını kapsıyor. Öncelikle bunu ikiye bölmek lazım. Birincisi büyük kentlerde oturan insanlar (Ankara İstanbul Eskişehir) gibi. İkincisi ise Anadolu’da bizim şehrimiz gibi şehirlerde yaşayan insanlar. Günümüzün şartlarında bu işi yapmak o kadar zor ki. Bir boya alıyorsunuz yarım litre bile değil ama dünyanın parasını veriyorsunuz. Tabi bu fiyatlar aldığınız seriye göre değişiyor. Şimdi bu boyayı harcayıpta ne yapmaya çalışıyorsunuz? Peki buna ne kadar dayanabilirsiniz?
Bazı sanatçılar sanatın satılamayacağını savunuyorlar. Siz bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?
Bu şey tartışmaya açılamayacak bir konu çünkü bunu tartışamazsınız. Bir Giritli profesör şöyle der “bütün Giritli profesörler yalan söyler”. Yani bu Giritli profesör de mi yalan söylüyor.
Şimdi söyle bu işi devam ettirebilmek için malzeme almak lazım. Malzeme de oldukça pahalı. Hadi diyelim ki elindeki son bütçe ile on kutu boya aldın onlar bitince ne olacak. Resim yapmayı mı bırakacaksın? Bizler bunu göze alamayız. Sanat ne için yapılıyor? Toplum için değil mi? Bakın bu bir handikaptır. Hani hep tartışırlar ya “Tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan çıkar” Ya da “Sanat toplum için midir sanat için mi”? Bu da öyle
Türkiye’deki resim sanatının gelişmesinde Karadenizli ressamların özelde ise Trabzonlu ressamların önemli katkılarının olduğunu görmekteyiz. Bu bağlamda Trabzon’un ya da Karadeniz’in coğrafi yapısının resim sanatı üzerinde etkili olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu etkiler nelerdir? Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?
Karadeniz zor bir coğrafyaya sahiptir. Trabzon’u ele aldığımızda bin metre kare düz yer bile bulamazsınız. Bundan dolayı evler genellikle dağınıktır. İnsanlar bahçelerine ulaşmakta zorlanmamak için evlerini bahçelerinin yanına yaparlar. Bahçedeyken kullandığınız alet bozulur
ya da kırılırsa onu yaptırmak için tamirciye gidene kadar veyahut komşunun evine gidip yardım isteyinceye kadar çok zaman kaybetmiş olursunuz. Bu yüzden kendin tamir etmeye çalışırsın bu da insanın el becerisini artırıyor. Yapılan bir araştırmada Trabzon’daki kişilerin hem resim sanatında hem de el becerisi isteyen diğer işlerde başarılı olduğu anlaşılmıştır. Bu sosyal bir olgudur ve sosyologlar tarafından detaylı şekilde incelenmelidir. Benim bunu detaylandırmaya bilgim yetmez. Trabzon’dan Yolu Geçen Sanatçılar Sergisi yapıldığı zaman haberlerde “Bu sergiye bakarsak Türkiye sanatını meğer Karadenizliler idare ediyorlarmış bu sergiden böyle anlaşılıyor” diye bir söz geçmişti. Trabzonlu ressamlar Türkiye sanatının %67sini ve belki de daha fazlasını kapsıyor. Biz de söyle diyoruz .İtalya’da Rönesans’ın kökeni nasıl ki Floransa idi Türkiye’de de Trabzon’dur. Tabi pınarın başı da önemlidir. Pınarın başı ise büyükşehir dediğimiz illerdir.
Resim yapmanın dışında fotoğraf ile de ilgileniyorsunuz. Aynı gözükse de aslında birbirinden çok farklı iki alan. Fotoğrafta bir şey olduğu gibi yansıtırken resmi size hissettirdiği gibi yapıyorsunuz. Bu iki farklı alanla da ilgilenmenizin nedeni ya da nedenleri nelerdir?
İkisi çok ayrı olaylar. Portreler, liman ticareti sayesinde gelişmiştir. Fotoğraf olmadığı için portre resimler yapılıyordu. Fotoğrafik gelişme de bu şekilde başlamıştır. O zamanlar saray ressamları ve savaş ressamları vardı. Biz de de askeri ressamlar vardı ve savaş zamanlarında bu ressamlar savaşılacak yere giderek savaşılacak yerlerin resimlerini çizerlerdi. Fotoğraf oradan başlayıp gelişerek son halini almıştır. Önce filmlere daha sonra ise dijitale dönüşmüştür. Ana renkler sarı, kırmızı, mavidir ve diğer renkleri bunlardan üretirsiniz. Ancak dijital olarak gelişen dünyada ana renkler de değişerek yeşil, mavi ve kırmızı oldular .Zamanla sayısal renkler ortaya çıktı. Fotoğraf makineleri de bu sayısal renklerle çalışıyorlar. Ben tuvale resim yaparken kafamda bir kurgu oluyor o kurguyu kendi bilgilerim dahilinde kendime göre kompoze etmeye çalışıyorum. Ama fotoğraf makinesini elimize aldığımızda böyle bir kurgu bulamıyaruz .Zaten öyle bir kurgu da yok.
Resim sanatına ilgi duyan gençlere tavsiyeleriniz var mı? Varsa nelerdir?
Bir gün radyoda Neset Ertaş’ı dinliyordum. Spiker sordu “Hocam bu kadar iyi çalmanın mahareti nedir”? Ertaş durdu ve şöyle cevap verdi “Günde sekiz saat on beş yıl”. Görsel sanatla ilgilenen insanların gelişmeleri çok zor olur. Öncelikle Türkiye sanatını bilmelisiniz bunun dışında ressamları tanımalısınız ve onların çalışmalarını irdelemelisiniz. Tabi bunları yaparken onları kopyalayın demiyorum. Gençler hiç usanmadan bezmeden şiir, kitap okusunlar; boyayı yoğursunlar ve devamlı gezsinler. Ne zaman ki gördükleri şeyler rüyalarına girmeye başlar işte o zaman tamam olmuşlardır.,
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Her şey için teşekkür ederim.
Son olarak Bedri Rahmi ile bitirelim ;
Bir yanım tuz,
Bir yanım şeker Tuzdan yanayım
Bir yanım deniz Bir yanım topak
Topraktan yanayım
Bir yanım sen Bir yanım ben
Senden yanayım








