Ben Mithra Tepesi; Size kadim zamanlardan gelen ismimle yazmak istedim duygularımı. Doğu kökenli mistik bir din ile sanat ve efsaneyi içinde barındıran Mithra kültüne ait bir tapınım alanı olduğum için, antik dönemlerden itibaren bana Mithra ya da Mithrion Tepesi adı verildi. Trabzon’un tarihi, kültürel ve sosyal izlerini en iyi ben bilirim. Sizler bu adı unutup bana hep Boztepe diye seslendiniz; Sahip olduklarımdan elimde kalan tek şey sessizliğim, bu sessizliğimle çağların ve insanların tanıklığıyla size sesleniyorum.

Eteklerime kurduğunuz kentin kendisiyim ben, Trabzon’um. Eski çağlardan günümüze uzanan tarihsel kültürel ve yaşamsal birikimin sessiz kanıtıyım. Tüm yaşayan halkların kutsalı oldum; Mitra inancı döneminde Mithra’ya ait ayinler benim üzerimde, içinde sunak ve heykeller bulunan mağaralarda yapılırdı. Sizlerden çok çok önce burada yaşayan yerli halklar tarafından hazırlanmış sunaklarım vardı ve bu sunaklarda tanrılar için adaklar adanırdı. Tanrı Mithra’ya ait en büyük mağara tapınağım bugün Kızlar Manastırı dediğiniz yerde yer almaktaydı. Rum İmparatorluğunun iyi zamanlarında şenliklerin düzenlendiği bir eğlence yeri olurken, kötü zamanlarında halkın bir araya gelip dualar ettiği ve dini ayinler düzenlendiği bir kült merkezine dönüştüm, o zamanlar bana “Eugenius Tepesi” adını koydular. Ne çok duaya ne çok yakarışa şahit olmuşumdur sessizce. Kentin kültürel tarihine ışık tutacak birçok değeri de üzerimde barındırırım.  Osmanlıyla birlikte, yalnızca Hıristiyanların bir kült alanı değil Müslüman ahalinin de ikamet ettiği ve ibadetlerini gerçekleştirdiği kozmopolit bir mekâna dönüştüm. Farklı dinlerdeki insanların ortak buluşma yeri olmak beni hep mutlu etti. Her halkın kendi dilinde söylediği dualar ve şarkılarla beslendim çoğu zaman. Trabzon’un fethinden sonra İslamiyet’in simgesi oldum. Bu halk inanışları içerisinde en çok bilinen ve ben de konuk olan kişi Ahi Evran Dede’dir. Ahi Evran Dede ve benimle ilgili söylenti bana sığınanların anlattığı şekliyle şöyledir: I. Dünya Savaşı’nda Rus ordusu Trabzon’u işgal ettiğinde kentin sakinleri çaresizlik içinde camilere sığınır. İskender Paşa Camii imamı Şükrü Baba halka seslenerek; “Ahi Evran Dede Hazretleri’nin manevi huzurunda hazır bulundukça size hiçbir zarar ve ziyan gelmeyecektir” diyerek halkın benim üzerimde toplanmasını ister. Bunun üzerine bütün ahali olarak bana gelip sığındınız. Bu süreçte bana sığınan sizlerin başına hiçbir kötülük gelmediği gibi, limanda bulunan Rus Savaş gemilerinden atılan topların Ahi Evran türbesine zarar vermediğini birlikte yaşadık. İyi ve kötü günlerinizde hep yanınızda oldum.

Şehrinizi eteklerime kurdunuz sizi hep korudum kolladım, havanızı temizledim, derelerinize, denizinize, çeşmelerinize su oldum. Bereketli bir deniz bıraktım size oradan beslenin, yüzün, eğlenin mutlu olun, şifa bulun diye. Önce beni sonra kendinizi denizden kopardınız. Yol uğruna dantel gibi işlenmiş kıyılarımı yok ettiniz, balıkları, kayalıkları toprak altında bıraktınız denizin bereketini bitirdiniz, suyun lanetini kazandınız. Balıkların, kayaların yok ediliş çığlıkları hala kulaklarımdadır. Hepsi benden yardım istercesine yüzünü bana dönüp haykırıyordu. Tüm bu yaptıklarınızı, denize ve doğaya ihanetinizi tepeden içim yanarak izledim. Ve önce denizi, sonra beni, en sonda insanlığınızı terk ettiniz. Şimdi konuşmalarınızdan bu duruma nasıl vahlandığınızı duyuyorum. O günlerde başlayan yol sevdanızın bir gün benim de yüreğime geleceğini tahmin etmeliydim.

Hıdırellez’de ailecek çıkıp oyunlar oynadığınız, gelinlerin kaynanalarının her işe karıştığını söylediği, kaynanaların yalancı dolmayı kalın sardığı için gelinleri kötülediği dedikodular hala kulağımdadır, Şehrin sıcağından ve boğuculuğundan bunaldığınızda nefes almak için cebinizde şarap şişesiyle kaçtığınız tepeyim. Birbirinize fısıldadığınız aşk dolu sözcükleri duymadığımı mı düşünüyordunuz. Aşklarınızın, kaçamaklarınızın, ayrılıklarınızın bizzat şahidiyim. Trabzon şehrinin güzelliğini göstermek için gelen konuklarınızı gönül rahatlığıyla çıkardığınız benden ve şehrinizden gururla bahsettiğiniz zamanların tanığıyım. Artık konuklarınıza gösterecek ve övünecek bir kent bırakmadığınız için bana gelmeyi bıraktınız. Kutsallığıma hiç acımayıp saygı göstermediniz. Sadece kendi kutsalınız olan paraya öncelik verdiniz. Önce siz değişmeye başladınız sonra beni değiştirmek, kutsalımı yok etmek için canla başla çalıştınız. Konuşmalarınızdan anlamalıydım başıma gelecekleri; artık piknik yapmayı değil ev ve villa yapmayı konuşuyordunuz benimle ilgili. Beni arkamdan hançerlediniz kurduğunuz site ve binalarla. Guggu oynarken ağaçlarımın arkasına saklananlara yardım edercesine kol kanat gerip gizlediğim sizler, ağaçlarımı kestiniz. Dalsız, ağaçsız ve nefessiz bıraktınız beni. Ağaç yerine evler, oteller dikmeye başladınız benim topraklarıma; sonra kuşlar terk etti beni, artık eskisi gibi bıldırcınlar da gelmiyor. Acıyı, hüznü yalnız başıma yaşadım ve yaşıyorum sessizce.

Kurtuluş savaşında size yardım eden komşunuzu gözetlemek için en büyük düşmanınıza üs kurdurdunuz benim çiçek açan topraklarım üzerinde, siz gece evlerinizde uyurken ben sessizce ağladım bu işgal için. Sizin kötülüğünüzün beni kurt gibi kemirdiğini o zaman öğrendim ve sizden korkmaya başladım. Üzerimde birlikte koşup oynadığınız, kır eğlenceleri düzenlediğiniz, şarkılar söyleyip aşklar yaşadığınız; Gülcemal vapuruna bindirilerek hiç bilmedikleri bir ülkeye gönderilen kardeşlerinizin gidişini, onların ayrılış hüzünlerini, acılı boğuk seslerle seslendirdikleri şarkılarını gözyaşları ile dinledim. Yok ettiğiniz ağaçların, derelerin, denizin, balıkların, çiçeklerin çığlıklarını hiç duymadınız, benim de sesimi duymayacağınızı bilerek yazıyorum, susarak bağırıyorum dünyamdaki acıları ama kimsenin duymayacağını bilerek. Tepeden acıyla izlediğim şey; şehrin dış görünüşündeki değişim değildi sadece, sizlerin de gelenek, görenek ve davranışlarınızın, beşikten mezara kadar her şeyin altüst olduğunu ve değiştiğinizi gördüm. Sizlerin ve kadim kent Trabzon’un değişim ve dönüşümünün izleri her karış toprağımda saklıdır.

Ben Mithra Tepesi; bu kadim kentin ve insanlarının çağlar boyunca tanıklığını yapmış kutsal bir mekândım. Yaşamınız gibi ölülerinizi de bana emanet ettiniz hepsini sevgiyle kucakladım. Üzerimde yetişen İsabella üzümlerinden en güzel şarapları yapıp, içtiniz. Size mutluluk, sevgi, huzur ve güzel yaşam dışında hiçbir şey vermedim. Ben bir tepeden çok daha fazla şeyi ifade ediyordum. Yorgun bedenime ve yüreğime çok yük yüklediniz. Aklınızın tutulması ihanetinizi kolaylaştırdı ve sınırsız bir ihanetin içinde buldunuz kendinizi. Bütün ihanetlerinizin, yalanlarınızın şahidiyim. Bana cehennemi yaşatmaya başladınız, artık sizi ve kötülüğünüzü durduracak hiçbir gücüm yoktu. Yüzleri bana dönük, geceleri siz uyurken dertleştiğimiz, sevgi dolu taş evleri yol sevdanız yüzünden yıktınız. Bütün dostlarımı öldürdünüz. Ben sizi hep duydum, sükûnetle dinledim. Bu anlattığım kendi hikâyem değil aslında bu yazdıklarım sizin gerçeğiniz ve kötülüğünüz. Doğaya küsmeye ve düşmanlığa başladınız. Ve önce denizi sonra beni terk ettiniz. Sizin bana yaşattığınız acı ve ihanetten yoruldum. Yüreğimden yol geçirerek beni öldürdünüz. Doğanın laneti suskunluk sarmalına bürünenlerde, zulme sessiz kalıp yok sayanların üzerindedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar